Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle alakalı bir şey yazmayacaktım
ama 2 gündür çevremde ve sosyal medyada Tayyip ERDOĞAN'ın cumhurbaşkanı
seçilmesinden hoşnut olmayanların; oy kullanmaya gitmeyen tatilcilere olan
tepkisi dikkatimi çekiyor.Seçimlerin ağustos ayında yapılacağı belli olduktan
sonra muhalefet partileri seçim tarihinin değiştirilmesi için girişimde
bulundular mı?1992'de yeniden kurulan CHP'nin ve 1993'te MÇP'nin kapanmasıyla
kurulan MHP'nin bugüne kadar 1 tane bile seçim kazanamamış olmasının
seçmenlerinin tatillerini yarıda kesip oy kullanmaya gitmeye gerek
duymamalarına sebep olmamış mıdır?Oy kullanmaya gitmeyenlere gösterdiğiniz
tepkinin en azından yarısını referandum ve cumhurbaşkanlığı seçimini de
sayarsak üstüste 10 seçim hezimeti yaşamış Devlet Bahçeli'ye ve kısa sürede 4 mağlubiyet
gören Kemal Kılıçdaroğlu'na göstermeniz gerekmiyor mu?
KONSEPTSİZ...
Gördüğüm, duyduğum, kafa yorduğum, anlatmak İstediğim her şey...
Hoşgeldin Ziyaretçi...
Hoşgeldin Ziyaretçi...Öncelikle bu blogun belli bir konusu ve konsepti yoktur.Aklıma gelenleri konu ayrımı yapmaksızın, aylaklığı atlatıp yazabilirsem buraya eklerim.Dolayısıyla karmakarışık bir "blog"tur görmekte olduğun...
11 Ağustos 2014 Pazartesi
15 Mart 2012 Perşembe
İletişimciler Klavye Başına...
Birkaç arkadaşla birlikte 20 Mart 2012-Salı günü Twitter’da iletişim fakültesi mezunları ve öğrencilerinin; #iletisimmezunlari hashtagı altında yaşadıkları sorunları, çözüm önerilerini, düşüncelerini ve taleplerini yazarak katılabilecekleri küçük bir faaliyet organize ediyoruz.

İletişimcilerin bir araya gelerek yapacağı ilk hareket olması nedeniyle çok fazla tebrik ve teşekkür mesajı aldık ki ben de desteklerinden dolayı kendilerine teşekkür ediyorum.”Sesimizi sokakta yükseltmeliyiz, yapmaya çalıştığınız çok pasif bir eylem”, “boş işlerle uğraşıyorsunuz, böyle hiçbir şey elde edemezsiniz” tarzı eleştirilere de maruz kaldık.Dalga geçenler de oldu…
Birlikte yola çıktığımız diğer arkadaşları bilemem ama ben yapıcı olan her türlü eleştiriye, önerilere ve alternatif planlara açığım ama hiçbir düşüncesi ve önerisi olmadan sadece eleştirenlere de söyleyecek söz bulamıyorum.
Elbette evimiz ya da işyerimizde oturup birkaç tweet atınca sorunlarımız çözülmeyecek ve ayın 21’inde bambaşka bir dünyaya uyanmayacağız, bunun farkındayız…Amacımız mümkün olduğu kadar çok sayıda iletişimcinin #iletisimmezunlari hashtagı altında yaşadıkları ve yaşamakta oldukları sorunları, çözüm önerilerini, konuyla ilgili düşüncelerini ve siyasilerden, bürokratlardan, medya yöneticilerinden taleplerini yazarak #iletisimmezunlari hashtagının trend topic yani günün en çok konuşulan 10 konusundan biri olması…
Bunu başarabilirsek en azından 6.5 milyon Türk twitter kullanıcısının ve twitter kullanan (ki sayıları azımsanamayacak kadar fazla) siyasilerin, bürokratların, medya kuruluşlarının yöneticilerinin, televizyoncuların ve köşe yazarlarının sorunlarımız ve isteklerimizden haberdar olmalarını sağlamış olacağız.
Sadece farkındalık yaratmış olmayacak, yeni ve daha etkili çalışmaların temelini atmış olacağız.(Şunu atlamamak gerekiyor ki bugün Türkiye’nin gündeminde “Atanamayan Öğretmenler” diye bir sorun olduğunu biliyorsak, tatmin edici olmasa son dönemlerde öğretmen atamaları yapıldıysa, bu; atanamayan öğretmenlerin sosyal medyayı organize bir şekilde kullanmalarının sonucudur.)

Başarısız olmamız durumundaysa güçsüzlüğümüzü kabul ederek tekrar sessizliğe bürüneceğiz.Mevcut işsiz arkadaşlarımız iş bulamadıkları için başka sektörlere yönelmeye, nasıl olsa bu gitse bedavaya çalışacak yeni bir iletişimci buluruz mantığıyla hareket eden fırsatçı sahipleri olan ajans, Tv, gazete ve sektörel dergilerde bir gün kadroya alınır mıyım umuduyla aylarca hatta yıllarca sömürülmeye devam edeceğiz (ki benim bu anlamda tuzum kuru, ben sadece iletişim fakültelerinin ve iletişim fakültesi mezunlarının itibar kazanmasının peşindeyim)…
Ya birlikte yürüyeceğiz bu yolda ya da birlikte susacağız.Bu bağlamda dalga geçenler de dahil tüm iletişimcilerin 20 Mart’ta desteğini bekliyorum…
A.DİNÇAY
9 Ocak 2012 Pazartesi
Ermeni Soykırımı Hipotezi ve Ağzı olup Konuşanlar...
Mevzu pek uzmanlık alanıma girmediği için uzun uzun yazmaya gerek yok, kısa keseyim Aydın havası olsun…
Yıllardır ABD, Kanada, Fransa, Uruguay dahil birçok ülke Osmanlı Devleti’nin o dönem Osmanlı sınırları içerisinde yaşamakta olan Ermenilere soykırım uyguladığını kabul etti.Birçok ülke de sırada…
Hatta Fransa abartıp soykırımı reddetmenin suç olacağı bir kanun taslağı hazırladı.Tasarı 22 Aralık günü Fransız Ulusal Meclisi'nden geçti ve bir değişiklik olmazsa bu ay içerisinde senatoda oylanacak. Ermeni soykırımı iddialarını inkâr edenlere bir yıla kadar hapis ve 45.000 Euro para cezası verilmesi öngörülüyor hem de düşünce özgürlüğü hiçe sayılarak...
Türkiye’de de “aydın” olarak nitelendirilen birçok ünlüye göre de soykırımla yüzleşmek gerekiyor.
Onlar dışında başta ulusalcılar olmak üzere ideolojisi fark etmeksizin Türkiye’nin önemli bir bölümü ve TBMM’de BDP dışındaki partiler Fransa’ya sert tepki gösterdiler, gösterdiler de arkadaş perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.Ermeniler yıllardır sistemli bir şekilde çalışıyorlar oysa Türk Tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Masası Başkanı Kemal Çiçek’in de belirttiği gibi Türkiye'nin Ermeni meselesinde resmî bir tezi bulunmamaktadır.
Televizyonlarda, gazetelerde ve sosyal ağlarda Ermenilere soykırım uyguladık özür dileyelim diyenlerle onlar tehcir sırasında savaş koşulları, hastalıklar, iklim, bölgedeki çete ve aşiretlerin saldırıları sonucunda hayatlarını kaybetmiştir, Ermeni soykırımı kocaman bir yalandır diyenler günlerce konuştular, konuştular, konuştular…
Ve Allahın aklıbaşında bir kulu da çıkıp “vay arkadaş ne Fransız parlamenterler ne de biz tarihçiyiz, niye haybeye konuşup duruyoruz” demedi…
Ve yazanın görüşü; vazifeyi uzmanına teslim etmek lazım.Yapılması gereken çok zor değil; Türkiye’nin ve dünyanın güvenilir tarihçilerinden bir komisyon oluşturursun, açarsın bütün arşivleri, Ermenileri de ellerinde belge varsa açıklamaya davet edersin ak koyun kara koyun belli olur.
Velhasıl tarihçi bilim insanları dışında televizyonda, radyoda orada burada Ermeni soykırımı hipotezi hakkında nefesini harcayanlar abesle iştigal etmektedirler, kendilerine itibar etmeyiniz…
Saygılar...
31 Aralık 2011 Cumartesi
YENİ YILI KUTLAMAK CAİZ Mİ ALİ HOCAM?
Hem dünyamız hem de Türkiyem için pek iç açıcı olmayan bir yılın sonuna geldik…Savaşlar, depremler, çatışmalar, trafik kazaları, ekonomik kriz, zamlar…
365 günlük ömrü vardı ve bu gece yerini 2012’ye bırakacak.Milyonlarca yurttaş evinde, eğlence merkezlerinde veya sokaklarda yeni yılın gelmesini kutlayacak.Yine başka milyonlarca yurttaşımız da uygun görmediği için yılbaşını kutlamayacak.Taraflar birbirlerini rahatsız etmediği, baskı altına almadığı sürece problem yok ki inşallah böyle bir şey olmaz…
Yazana sorarsanız çevrenizdekilere ve kendinize zarar vermediğiniz sürece kutlama yapılmasında sakınca yok fakat kutlama yapılmasına karşı olan iki grup var: dini açıdan kutlamaya karşı olanlar ve kutlamaların kültür emperyalizminin sonucu olduğunu savunanlar…
Hristiyanlar Hz. İsa’nın doğum gününü kutluyorlar ama ülkemizde Hallelujah söyleyerek kutlama yapan Hristiyan vatandaşlarımız dışında kimse olduğunu zannetmiyorum.Türkiye’de insanlar eski yılın sona erip yeni yılın gelmesini; yani takvimdeki dönümü kutluyorlar.Miladi takvim yerine başka bir takvim kullanılsa o takvime göre yeni yıl kutlanırdı çünkü dönümleri kutlamak Türkler için köklü bir gelenek.Türkler nevruzu da kutlar, hıdırellezi de, havalar ısındı mı yaylalara da kutlamalarla çıkar, soğuklar başladığında kışlıklara da kutlamalarla dönerler…Uzun lafın kısası Türkler her fırsatta eğlenirler…
![]() |
| Kapıdan Gelen Noel Baba |
Normalde iki çeşit yemek yapılan bir evde yılbaşı gecesi 4 çeşit yemek yapılması, meyve-çerez eşliğinde televizyonlarda eğlence programlarının izlenmesinde pek bir sakınca görmüyorum.Eğer kutlamalara karşı çıkılmasının nedeni o gece artan içki tüketimiyse içen adam zaten başka zamanlarda da içiyordur, içmeyen o gece de içmiyordur.Geceyi kutlama yerine daha ulvi işlerle geçirenlere de saygım sonsuz bu arada...
Yılbaşı kutlamaları kültürel emperyalizmin sonucudur Hristiyan adetidir diye karşı çıkanlar da globalleşen dünyada kültürel emperyalizmden kaçış olmadığını kabullenmek zorundalar ne yazık ki…Dünyanın siyasi ve ekonomik süper güçleri kimlerse onların dilleri, markaları ve kültürleri diğer kültürleri ister istemez etkileyecektir.Bir gün biz süper güç olursak dünya bizim markalarımızı kullanacak, bizim bayramlarımızı kutlayacak, bizim yediklerimizi yiyecek ve İngilizce’nin yerini Türkçe alacaktır…
Sony, LG veya Samsung televizyondan olan biteni izleyip, Ipad, Lenovo, HP bilgisayarla yazı yazıp, Iphone, Samsung veya Nokia telefon kullanarak arkadaşlarla konuşup emperyalizmden bahsetmek tutarsızlık değil mi?…Tıpkı Ankara Yüksel Caddesinde ayağında Nike veya Converse ayakkabı, sırtında Eastpak çantayla emperyalizm karşıtı sloganlar atıp, dergi satmaya çalışan gençler gibi…
Bu ülkede yakın zamana kadar Hristiyan vatandaşların Müslümanlarla iftar yaptıkları, Müslümanlarla Hristiyanların birlikte Noeli kutladıkları unutulmamalı…
Yeni yılın gelişi kutlansın ya da kutlanmasın yeter ki hoşgörü olsun.Birlik, sağduyu, barış, huzur, mutluluk, sağlık içinde güzel bir yıl diliyorum hepinize…
Not:Okuduğunuz alelacele yazılmış bir fikir yazısıdır, aceleyle yazılmış olmasa da fazla beklenti içine girmeyin zaten…Maksat edebiyat değil görüş ve düşünceleri aktarmak.
Saygılar…
12 Kasım 2011 Cumartesi
SEBAHATTİNLER, CEMLER VE MEDYA MAHALLESİNİN ARKA SOKAKLARI
Van’da yaşanan 2. Depremin ardından DHA Muhabirleri Sebahattin Yılmaz ve Cem Emir göçük altında kalmıştı.Umutla bekledik, olmadı…5.6 şiddetindeki depremin 55 saat sonrasında cansız bedenlerine ulaşıldı.Evet deprem 5.6 şiddetindeydi.Güvenli diye müşteri kabul etmeye devam eden Bayram Oteldi tabutları…Alternatif az olsa da kalabilecekleri daha kaliteli daha güvenli oteller vardı Van’da ama Bayram Otelde kaldılar çünkü Bayram Otel ucuzdu…
Gazetecilerin canları da ucuzdu zaten…Bir Cem gider bin Cem gelir…Laf olsun diye değil gerçekten öyle…
“Gazete, ajans, televizyon” bunlar janjanlı kelimeler…”Muhabir, spiker, kameraman, yönetmen” bunlar zengin-fakir birçok gencin hayalini süsleyen meslekler…Hatta bu tür bir iş bulabilmek için araya tanıdık, eş-dost yani “torpil” de sokuluyor.
Bazen de medya sektöründe staj yaparsın sonrasında staj yaptığın yerde kalmak için canını dişine takarsın.Şanslıysan üç aşağı beş yukarı asgari ücret kadar bir maaşla çalışmaya başlarsın, o kadar şanslı değilsen belki kadro alırım umuduyla bedava çalışırsın aylarca hatta yıllarca…”Sigorta mı?”O da ne?Hep yaptığın haberde ya da çalıştığın program sonrasında jenerikte adının yazmasıdır ama olmaz çünkü sigortasız çalışıyorsundur, çalıştığın kuruma “beni sigortasız çalıştırıyorlar” diye dava açarsan ya da başına bir iş gelirse delil olarak kabul edilmesin diye…Bu butik medya kuruluşlarında da böyledir dev medya kurumlarında da… Utana sıkıla ailenden para istemeye devam edersin.Deplasmandaysan ailenin “dön artık memlekete” çağrılarına direnmeye çalışırsın, ağlarsın, sızlarsın…
Çoğu zaman direncin kırılır; ya memleketine dönersin ya da başka bir sektörde iş bulup hayallerinden vazgeçersin.Bu arada seni yıllarca bedavaya çalıştıran kurum senin yerine bedavaya çalışacak birisini hemen bulur.Zaten gelen bütün stajyerler de potansiyel rakibin değil midir?Kurum ya da yöneticilerden biri seni çok başarılı bulursa sigortan yapılır, resmen çalışmaya başlarsın.Evlenirsin, çocuğun olur, üç kuruş para yetmez hale gelir; zam istemek için yöneticinin yanına gidersin, “memnun değilsen istifa edebilirsin, çok daha az paraya çalışabilecek bir sürü genç var” tavsiyesini alarak odadan çıkarsın.Yalan da değildir; her yıl binlerce genç mezun oluyor iletişim fakültelerinden, bunlara bir de mesleğe ilgisi olan diğer gençleri de ekle…İş ilanı verseler en küçük şehirde bile kapının önünde kuyruk oluşabilir ki buna gerek kalmaz…
Çekimlerde kameranıza yüksek ihtimam gösterirsiniz çünkü bilirsiniz ki o binlerce dolar ederindedir.Siz varın kötü yemeklere ve üçüncü sınıf otellere talim edin.
Kolay kolay da vazgeçemezsin çünkü mesleğin; aşka, tutkuya dönüşmüştür.Yani bir çeşit mazoşist olmuşsundur…
Tabi her şey bu kadar içler acısı değil…Çok güzelsindir ekran önünde güzel bir yer kaparsın.Yeteneğin yok mu?Farketmez, güzelsin ya bu yeter…Ya da nüfuzlu bir aileden geliyorsundur; gemin yürür…
Çok baba bir iş patlatırsın, yeteneğinin farkına birçok kişi varır, yırtarsın.Eğer yırttıysan bu fırsatı çok iyi değerlendirmelisin.Yaşın geçmeden kendi programını yapmalı, önemli gazetelerin birinde köşe kapmalı veya yöneticiliğe adım atabilmelisin.Aksi taktirde yavaş yavaş uydu üzerinden yayın yapan popülaritesi düşük kanallara doğru yol alır, yavaş yavaş unutulursun…
Durum budur; medya mahallesinin arka sokaklarında bunlar yaşanır, tıpkı süslü püslü rengarenk vitrinli pastanelerin hemen arkasındaki küçük böceklerin cirit attığı içler acısı durumdaki imalathaneler gibi…
Güle güle Sebahattin Yılmaz ve Cem Emir; göçük altında yaşadınız yine göçük altında canlarınızı verdiniz…Sizin gibi mesleğine aşık insanlar, vicdansız patronlar ve sessiz çoğunluklar olduğu sürece bir Sebahattin ve Cem hayatını kaybedecek, binlercesi doğacaktır…(Yazan ve birçok yakın arkadaşı da anlatılanların önemli bölümünü yaşamıştır... )
25 Ağustos 2011 Perşembe
ŞİKE SÜRECİ VE CEVAP BULAMAYAN SORULAR…
Haftalardır şike muhabbeti yapıyoruz.Önce operasyonlar yapıldı, yöneticiler, teknik adamlar, futbolcular gözaltına alındı, içlerinden birçoğu tutuklandı.
Gözler Fenerbahçe’ye çevrildi; şampiyonluğu geri alınacak mı, Şampiyonlar Liginden ihraç edilecek mi?Hatta Aziz Yıldırım’ın tutuklanma nedeninin siyasi olduğu da sosyal paylaşım sitelerinde kulaktan kulağa aktarılıyordu.Oysa Beşiktaş ve Trabzonspor’da zan altındaydı.
TFF’nin kısa sürede bir karar vermesi, lig başlamadan muammaların ortadan kalkması, Avrupa kupalarına gidecek, varsa küme düşürülecek takımların ona göre hazırlıklarını yapması, bütçelerini düzenlemeleri gerekiyordu.
Krizin ilk günlerinde Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor, Sivasspor ve sonrasında da Mersin İ. Yurdu’nun küme düşürüleceği medya vasıtasıyla dillendiriliyordu.
Aradan geçen süre zarfında TFF olayların soğumasını bekledi.Kendisi de Fenerbahçeli olan ve Aziz Yıldırım tarafından başkan seçtirilen M.A.Aydınlar; şike soruşturmaları devam eden kulüplerin suçlu oldukları netleşse bile hiçbir takımı küme düşürmeyip, göstermelik cezalarla olayları yatıştıracak gibi bir yol izliyordu ki büyük ihtimalle öyle olacaktı lakin UEFA, TFF’yi sıkıştırmaya başlayınca TFF kararı açıklayacağı tarihi belirledi.
Zamanı gelince yapılan açıklamada ellerinde karar vermeye yetecek kadar belge olmadığını açıklayan Aydınlar, topu PFDK’ye attı.TFF’de olmayan belgeler mi vardı acaba PFDK’de?Elbette yoktu ama bu işte de bir mantıksızlık vardı.Krizi iyi yönetemeyen ve kimseyi kızdırmadan şu günleri atlatayım modundaki Aydınlar, kurt gazeteci Kemal Belgin’in sağlam kroşesiyle de abandone oldu.
UEFA, TFF’yi en kısa zamanda bir karar vermesi için iyice sıkıştırmaya başlamıştı ama TFF henüz bir karar açıklamaya cesaret edemiyordu.Sonunda UEFA, TFF’ye Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Liginden men etmesini emretti.Emretti, kararı kendisi almadı çünkü Fenerbahçe temiz olduğunu ispatlarsa UEFA Fenerbahçe’ye hem kaybedilen haklarını teslim etmek hem de tazminat ödemek zorunda kalacaktı.
Netice itibariyle Fenerbahçe Şampiyonlar Liginden men edildi.UEFA, Trabzonspor’un Şampiyonlar Ligi gruplarına katılmasına karar verdi.
Bu karar akıllara bazı sorular getiriyor; Fenerbahçe Şampiyonlar Liginden men edilirken aynı soruşturmada adları geçen Trabzonspor ve Beşiktaş Avrupa’da yollarına nasıl devam edebiliyor?Fenerbahçe, Şampiyonlar Liginden men ediliyorsa suçludur, o zaman şampiyonluğunun da elinden alınması ve küme düşürülmesi gerekmiyor mu?Şampiyonlar Ligi gruplarına katılma hakkı Fenerbahçe’den alınıp Trabzonspor’a veriliyorsa bu şampiyonluğun da Trabzonspor’a verilmesi alt mesajını taşımıyor mu?Birileri resmi olarak mevzuyla ilgili karar mekanizması olsa da verilecek kararlar kamuoyunu tatmin eder mi?Krizi yönetemeyen, yönetmek bir tarafa tutarlı hiçbir yanı bulunmayan TFF yönetimi istifa eder mi?Sorular daha uzar gider…Mehmet Ali Aydınlar dönemi Türk futbol tarihinin karanlık çağı olarak tarihe not edilir, Türk futbolunun zedelenen imajını temizlemek yıllar sürer…21 Ağustos 2011 Pazar
GEZMELİ-GÖRMELİ, YEMELİ-İÇMELİ TV PROGRAMLARI
Bir süredir ev taşıma telaşı içerisindeydim.Yükün önemli bir kısmını atlattım ve
fırsat buldukça yeni evde dinlenerek zaman geçirmeye başladım.İnternet dışındaki uğraşı alanımsa televizyon seyretmek ve radyo dinlemek.
İşim ve eğitimim gereği ilgimi TV kanallarında yapılan program türleri çekiyor.TV kanalları hala bıraktığım yerde otluyorlar...
Bir kanal bir format tutturuyor ve peşi sıra çakmaları geliyor; yıllar önce olduğu gibi...Diziler, yarışma programları, kast şirketlerini zengin eden evlilik programları falan filan...
Tabi bütçesi yüklü, prime olarak tabir edilen kanallar için...Bir de daha düşük bütçeli, genelde uydu üzerinden yayın yapan kanallar var.
Onların da formatları birbirinin kopyası.İşte bu kanalların olmazsa olmazıysa başlıkta da gördüğünüz üzere; gezmeli-görmeli, yemeli-içmeli programlar...
Son zamanlarda bu tür programlara oldukça sık rastlar oldum.Bunlar hem düşük bütçeli TV kanallarının hem de yaratıcılık anlamında kısırlık çeken ve tv yöneticilerine tanıdıkları vasıtasıyla ulaşma fırsatı bulan prodüksiyon şirketlerinin can simidi konumunda.Hatta TMSF bir ulusal tv kanalına el koyarsa kanalda ilk bu tarz programlar başlar ve bunlar mutlaka dış yapım olur.
Peki niye?Cevap veriyorum; maliyeti düşüktür, 1 spiker, 1 kameraman ve 1 montajcıyla işi kotarırsın.Genelde metni de spikere yazdırırsın...2 günde çekimi, 1 günde de montajı bitirirsin, prodüksiyon gideri de düşük olur.Belediye başkanı veya gittiğin yerin ensesi kalınlarından biriyle yalakalık kokan bir röportaj yaparsın ve karşılığında ona çökersin böylelikle yemek, şehiriçi ulaşım ve konaklamayı da beleşe getirirsin
Bu programların olmazsa olmazı kendini komik zanneden ve asla komik olamayan bir erkek sunucu veya seksapeli olan bir hanım sunucudur.Erkek olsun kadın olsun bunların ortak yanıysa sempatik görünümleridir.
Bu programların fon müzikleri de çok önemlidir.Ya Anadolu ezgileri ya da son zamanların hareketli hit parçaları kullanılır fonda...Genelde bu parçaların telif bedelleri ödenmez hatta telif ödenmesi gerektiği ekipten kimsenin aklına bile gelmez.
(Hatta şu anda bu türün örneklerinden birine denk gelmiş bulunmaktayım, dün de aynı kanalda başka bir türevi de arz-ı endam etmekteydi)
Ve zurnanın zırt dediği yer; mahalli kıyafetli teyzelere yöresel yemekleri yaptırmak ve onları ballandıra ballandıra yemek.
Çekimler ve montaj genelde rezalettir ama yedirirler...
İşte olay bu...
Bu tür programlardan cukkayı doğrultan ve denklemi çözen yavru yapım şirketleri fuar-festival programlarıyla ekonomi programlarını da potföylerine eklerler.Bunlar hakkında yorum dahi yapamayacağım çünkü bunlar ömür törpüsüdür.
Böylece olmazsa olmaz geleneksel bir Türk TV program formatını irdelemiş olduk. Yazının sonunda Zaytung'tan bir link verir esenlikler dilerim...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



