Hoşgeldin Ziyaretçi...

Hoşgeldin Ziyaretçi...Öncelikle bu blogun belli bir konusu ve konsepti yoktur.Aklıma gelenleri konu ayrımı yapmaksızın, aylaklığı atlatıp yazabilirsem buraya eklerim.Dolayısıyla karmakarışık bir "blog"tur görmekte olduğun...

15 Kasım 2010 Pazartesi

Hatalarıyla Sevaplarıyla Kurban Bayramı...

Yine bir Kurban Bayramı geldi, medyanın vazgeçilmezi olan  kurban kesmeli mi, kurban kesmek şart mı tartışmaları geçtiğimiz yıllardaki kadar olmasa da yine yapıldı, bilen bilmeyen yine konuştu...


Bu sene en çok tartışılan konu başlığı bazı derneklerin "kesimsiz bağış kampanyaları" üzerine yoğunlaştı.Konunun bir uzmanı olmamakla birlikte elbette zor durumdaki insanlara yardım amacıyla bir yere bağışta bulunmak hem insani hem de dini açıdan takdir edilecek bir davranıştır.Ancak kurban ibadeti maddi durumu müsait olan müslümanlar için dini bir yükümlülüktür ve bu yükümlülüğü yerine getirmek gerekir.


Son birkaç yıldır bu ibadeti yerine getirmek daha da kolaylaştı.Bazı resmi kuruluşlar ve yardım dernekleri vekalet yoluyla kurban kesimini sizin adınıza üstlenip  etleri gerek Türkiye'de gerekse dünyanın herhangi bir yerindeki ihtiyaç sahiplerine ulaştırıyorlar.Özellikle internet aracılığıyla ibadetinizi çok kolay bir şekilde yerine getirebiliyorsunuz.E tabi ki böyle büyük bir pazar; insanımızın hassasiyetlerini sömürmek isteyen bazı dolandırıcıların da dikkatinden kaçmadı.Dolandırıcılık hali hazırda büyük bir suç suç ve günahken bir ibadeti dolandırıcılığa alet etmenin ahiretteki cezasını düşünemiyorum bile...Hem kurban döneminde hem de sonrasında bağışta bulunacağınız kurumu özenle araştırın ve en güvendiğiniz yere bağışta bulunun.


Çoğu insanımız yine kurbanının kendi gözü önünde kesilmesini tercih edecek.Bir önemli sorun da burda ortaya çıkıyor.Uygun olmayan yerlerde kurban kesimi yapılmamalı.Hem çevremizde hem de basın aracılığıyla sokak kenarlarında, parklarda, apartman girişlerinde hatta evlerin banyolarında bile kesim yapıldığına şahit olduk.Bu hem toplu yaşamanın kurallarına uymuyor hem de önemli bir hijyen problemine neden oluyor.Kimsenin kimseyi ibadet amaçlı bile olsa pis bir yerde yaşamak zorunda bırakması hoş değil.Eğer kurban kesilmesi için uygun bir bahçeniz varsa orda kesiminizi yapın yoksa belediyelerin kesim için tahsis ettiği yerleri tercih edin.Belediyelerin de denetimleri ciddi bir şekilde yerine getirmeleri gerekiyor.


Kesilmek için bekletilen hayvanın da önceden kesimi yapılan hayvanları görmesi de ibadeti zedeleyen unsurlardan, özellikle toplu kesim yapılan yerlerde de bunun olmamasına özen göstermek gerekiyor.


Eli biraz yatkın olan birçok kişi kesimi bir kasaba yaptırmak yerine kurbanını kendisi kesmeyi tercih edecek ve yine bayramın ilk akşamı bir başka kurban bayramı klasiğini izleyeceğiz; sahibinin elinden kaçan kurbanlıklar ve kurban yerine kendi elini kolunu kesenler...Profesyonel değilseniz bırakın kesimi kasaplar yapsın.Hem kendinize hem de kurbanlık hayvana eziyet etmeyin.Küçük çocukların hafızasında kurban bayramı  vahşet günü olarak kalmasın...


Kesim yapanlar; kurbanın felsefesine uygun hareket etmeli.Kesimden sonra göstermelik birkaç parça eşe dosta dağıtıp geriye kalan önemli bir kısmını derin dondurucuda saklayarak uzun bir süre tüketecekleri eti temin edenler; kesinlikle ibadet yaptığınızı iddia etmeyin ya da kendinizi kandırmayın işin özünün en azından kurban bayramında fakir fukaranın et yemesini sağlamak olduğunu unutmayın...Şunu bilin ki aslında ihtiyaç sahiplerine ne kadar dağıtırsanız o kadarıdır size kalan...


Bir de kurban kesme olayına tamamen karşı olanlar var ki o bambaşka bir konu...Vejeteryanlar için birşey diyemem ama hergün hamburger, döner yiyip kurban kesimine karşı çıkanlar komik duruma düştüklerini bilmeliler...O yediğiniz etler ağaçta yetişmiyor değil mi?


Bayram gününün normal bir tatil günü olmadığını hissedin, sevdiklerinizi ziyaret edin, uzaktalarsa telefon edin hiç değilse mesaj gönderin...Uzun yola çıkanlar çok dikkatli olun.Miniklere imkanınız varsa cüzzi de olsa harçlık vermeye çalışın...Bayramda tatil yapıyorsanız benim gibi çalışmak zorunda olanları unutmayın ve halinize şükredin...


Herkese sevdikleriyle birlikte dertsiz, tasasız şahane bir bayram diliyorum...


(Karikatür: Selçuk Erdem/Penguen)

9 Kasım 2010 Salı

Ata'ya Mektup

                                                                   Sevgili Atam

"En hakiki mürşit ilimdir, fendir" demişsin; ülkemde hala okuma yazma bilmeyenler var.İlköğretim okullarının, liselerin hal içler acısı.Üniversite sayısı günden güne artsa da toplasan 10 tane üniversite gibi üniversite var...
Bilim hayatında evcilik oynuyoruz, kendi çapımızda eğleniyoruz.Gelecek vaadeden bilim insanlarına imkan sağlamıyoruz, ellerimizle beyin göçü yaptırıyoruz.Onlara verilmesi gerekli olan bütçe ve imkanları bilim insanı görünümlü şarlatanlara peşkeş çekiyoruz.
"Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarindan biri kopmuş demektir." demişsin ve farklı dallardan birçok sanatçıya destek olmuşsun.Bugün ülkemde en çok İsmail YK albümleri satıyor, en çok izlenilen film ise Recep İvedik...Nüfusun önemli bir kısmı hayatında hiç tiyatroya gitmemiş...
Sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını seviyormuşsun;  daha dün bir teknik adam ve önemli takımlarda oynamış bazı sporcular ne kadar ahlaklı olduklarını gösterdiler...Bazı zeki ve  çevik sporcularımız da ülkemize yaşattıkları sevincin faturasını her karşılaşma sonrası istedikleri maddi manevi destek ile kestiler.Dünyanın en önemli kayak tesislerinden birkaçına sahip olan ülkemden henüz değil madalya alan önemli müsabakalarda yarışan bir sporcu bile henüz çıkamadı.Üç tarafımız denizlerle çevrili olmasına rağmen su sporlarında da henüz bir başarımız yok...
Milli ekonomi ve devletçilik üzerinde durmuşsun, kurtuluşu orda görmüşsün...Biz daha ziyade ithalat üzerinde yoğunlaştık.Otomotiv piyasası günden güne büyüyor ama yerli bir otomotiv markamız yok.İngiliz'in 8.000£'e alabildiği arabaya biz 45.000TL karşılığında binebiliyoruz, dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz.60 milyon insanımız yoksulluk sınırının altında...Geçmişte hayvanclıkla geçinen bir millettik, şimdi hayvan ithal ediyoruz velhasıl bıral milli ekonomiyi ekonomi diye birşey kalmadı...
Yurtta barış dünyada barış demişsin; ülkem iç savaştan kurtulmuyor; alevi- sünni, sağcı-solcu, faşist-komünist...Sürekli birbirimizi yiyecek birşey buluyoruz...Yan baktı diye sokaktaki adamı bıçaklıyoruz.
"Türk esirlik kabul etmeyen bir millettir." demişsin ama biz A.B. üyeliği için onu bile kabul edebiliriz, yeter ki A.B.'ye girelim...
Neyse Atam bu böyle uzar gider, değerli vaktini daha fazla almayayım...
"Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kafidir." demişsin...
10 Kasımlar ve resmi bayramlarda heryere posterlerin, bayraklar asılıyor, fotoğrafların facebookta profil resmi yapılıyor, 10.Yıl marşı heryerde çınlıyor, söylediklerine pek kulak kabartmasak bile şeklen seni anıyoruz her sene...
                                                                                                  Hoşçakal Atam...

28 Ekim 2010 Perşembe

Dev Derbide Son Randevu: Ekim 2010



Galatasaray tarihindeki en farklı ve sancılı derbi sürecini  geçirdi denilebilir.Alınan başarısız sonuçlara, zevk ve ümit vermeyen oyun eklenince Rijkaard topun ağzına gelmişti.Geçtiğimiz  hafta  kendi sahasında alınan 4-2’lik Ankaragücü mağlubiyetinin ardından beklenen gerçekleşti ve Rijkaard ve ekibiyle yollar ayrıldı.
Oysa büyük umutlarla gelmişti Galatasaray’a…Efsanevi bir futbolculuk kariyeri ve Katalan devi Barcelona’da yaşadığı büyük başarılarla da adından söz ettiren Rijkaard’ın  yanına bir başka efsane Neskens’i de alıp Galatasaray’ın başına geçmesi hem Türkiye hem de dünya futbol kamuoyunda şaşkınlık yaratmıştı.Artık Galatasaray’dan çok büyük beklentiler vardı ama beklenen gerçekleşmedi.Rijkaard beklentileri karşılayamadı.Galatasaray’a beklenen futbolu oynatamadı.
Tek forvetli sistemde Baroş elinden geleni yapsa da tek forvetli sistemde karşısında başarılı bir savunma hattıyla karşılaşınca gol yollarında etkisiz kalıyordu, defans hatalarıysa Galatasaray’ın karşılaşmada geri düşmesine ya da galibiyeti koruyamamasına sebep oluyordu.Rijkaard sistem ve taktiksel anlamda maça etki edemiyordu.Oysa takımı çift forvet oynatsa veya pozisyonun ölü kanadındaki oyuncular forvet oyuncusu gibi ceza alanına Baroş’a destek için gelseler Galatasaray’ın aldığı sonuçlarda değişiklik olabilirdi.Küstürülen oyuncular ve yanlış transfer politikası da cabası; örnek gerekirse Nonda’nın gönderilmesi…İşte bu olumsuzluklar Rijkaard’ın sonunu hazırladı.Galatasaray yönetimi baktı ki Rijkaard kendilerinin de başını yakacak Fenerbahçe karşılaşması öncesi Çarşamba günü Rijkaard’la olan sözleşmeyi feshetti.
Sportif direktörlük için Hakan Şükür’ün teknik direktörlük içinse Fatih Terim, Hikmet Karaman, Ersun Yanal ve Hagi’nin ismi geçiyordu ki Hagi ile anlaşıldı.Yardımcısı ise Hagi gibi bir başka efsane olan Tugay Kerimoğlu oldu.Galatasaray’ı derbi öncesindeki haftada Rijkaard, Tugay Kerimoğlu ve Hagi olmak üzere üç ayrı hoca çalıştırdı.
Fenerbahçe tarafındaysa Aykut Kocaman oturmuş bir takıma sahipti.Sezon öncesinde Daum’un görevine son veren Fenerbahçe yönetimi takımın sportif direktörlüğünü üstlenen Aykut Kocaman’a teslim etmişti teknik direktörlük görevini...Aykut Hoca‘nın koltuğu  Avrupa’da alınan hezimetlerin ardından sallansa da Fenerbahçe yönetimi hocasının arkasında durdu.Kocaman savunmada yeterli bulmadığı Bilica’nın yerine Yobo, forvet mevkiine de Niang’ı transfer etti.Chelsea’da forma giyen genç oyuncu Stoch ve topu ceza alanından alıp rakip ceza alanına doğrudan götürebilecek bir oyuncu olarak gördüğü Dia’yı da takıma monte etti.Disiplinsizlikleriyle takımda yllardır sorun yaratan Brezilyalı oyuncuları istemediğini belirterek takıma yeni bir yol haritası çizdi.Takımda efsaneleşen Alex’e de yavaş yavaş yol göründüğünü üstü örtülü de olsa belirtiyordu Aykut Kocaman.
Derbi öncesinde iki takımın genel durumu buydu…Galatasaray’da son haftalarda takıma ısınmaya başlayan kırmızı kart cezalısı durumundaki kaleci Ufuk’la birlikte sakatlığı süren futbolcular genç kaptan Arda, Harry Kewell, Aydın ve Baroş forma giyemeyecekti.Fenerbahçe’de ise Özer Hurmacı sakatlığından dolayı forma giyemeyecekti.
Yazılı ve görsel medya tarihte ilk defa Fenerbahçe’yi bu kadar açık favori olarak gösteriyordu.Fenerbahçeliler dejavu sloganıyla yeni bir tarihi fark bekliyorlardı.Fenerbahçe o kadar büyük favoriydi ki; en büyük bahis firması İddaa Fenerbahçe’nin galibiyetine 1.50, beraberliğe 3.40, Galatasaray’ın galibiyetine ise 4.20’lık bir oran veriyordu.Fenerbahçe herhangi bir 2.Lig takımına karşı oynasa da oranlar buna yakın olurdu.
Galatasaraylı taraftarların tek beklentisi Hagi’nin takımı iyi motive etmesiydi.
Galatasaray karşılaşmaya kalede Aykut, Defansta Sabri, Servet, Neill, Hakan Balta; Orta sahada Elano, Cana, Mustafa Sarp, Ayhan; Forvette ise Misimovic ve Pino ile başladı.Fenerbahçe’nin onbiri de kalede Volkan Demirel, Defansta Caner, Lugano, Yobo, Gökhan Gönül; Orta Sahada Stoch, Mehmet Topuz, Emre, Dia Forvette ise Alex ve Niang’tan oluşuyordu.
Galatasaray beklenilenin aksine ofansif bir futbol, takım halinde hücum ve yine takım halinde defans ortaya koyuyordu.Fenerbahçe ise rakibin bu beklenmeyen oyunu karşısında geride kalmayı tercih etti.
Galatasaray’ın özellikle Pino ile bulduğu ciddi pozisyonlara karşı Fenerbahçe daha cılız ataklar gerçekleştirdi.Bunda Galatasaray’ın sert savunması etkili oldu ve karşılaşma 0-0’lık bir sonuçla berabere sona erdi.Sahada  güzel bir futbol vardı ve tek eksik goldü.
Karşılaşmada geçtiğimiz yılların aksine olaylar çıkmadı, futbolculara ve hakemlere yabancı cisimler atılmadı.Sadece bol küfürlü tezahüratlar vardı ki önümüzdeki derbide inşallah o da olmaz.
Bu arada atlanmaması gereken bir başka konu da statta yerini alan az sayıdaki Galatasaray taraftarının sesinin kendisinden 20 kat fazla olan Fenerbahçe taraftarından çok çıkmasıydı.
Karşılaşmanın ardından anlamış olduk ki büyük maçların favorisi olmaz.Takımlardan biri ne kadar kötü bir dönem geçiriyor olursa olsun böyle sayılı derbilerde motivasyon faktörü çok etkili oluyor.
Ligimizde oynadığımız bu önemli karşılaşmalar yediden yetmişe hepimizi heyecanlandırıyor ama yetmez…İki takımın seyircilerini de ligimiz kesmiyor artık..Seneye Avrupa kupalarında da dişe diş mücadele ve başarı istiyorlar…Annemizin ligi bize yetmiyor bilesiniz…

14 Ekim 2010 Perşembe

TÜRK FUTBOLU NEREYE?

    2010 yılındayız... Türk futbolu büyüyor, endüstrileşiyor, kulüpler şirketleşiyor, pazarlama birimleri kuruluyor, yayın gelirleri jet hızıyla artıyor, transfer bütçeleri almış başını gidiyor, başka ülkelerde 1 milyon Euro yıllık ücreti rüyasında göremeyecek adama yıllık 3.5 milyon Euro ödeniyor, statlar ve tesisler modernleşiyor...Bu böyle sürer gider...
     Aklıma bir de 90'lar geldi...Kulüplerin 3 yabancı oyuncu hakkı var, bunu da 2. 3. sınıf yabancı oyuncularla değerlendiriyorlar.Oyuncular formalarını seyirciye atmıyorlar çünkü yıkanıp sonraki maçlarda giyecekler...Sahalar patates tarlası gibi, 1.Lig'te toprak sahalar var.Sadece İstanbul'daki stadlarda ışıklandırma var...Derbi maçlara can korkusu olmadan gidilebiliyor...Çoğu oyuncunun menajeri babası...Bizzat şahidim üç büyüklerde oynayan oyuncular süperlüks tatil köylerine gitmek yerine birlikte yazlık kiralayıp tatile gidiyorlar...Kulüpler seyircileri yolunacak kaz olarak görmüyorlar daha...
    Aradaki fark ne?İşin şov yanı artmış...Yüksek bilet fiyatlarından dolayı gariban taraftarın maça gitme şansı elinden alınmış, evinde herhangi bir platforma paraları bayılmadan maç seyredebilmesi hayal olmuş...Futbolcular özde değil sözde profesyonel olmuş, paraya para demiyorlar...Başarı mı dediniz?İşte onda hiçbir artış yok...
     Galatasaray; Porto ile birlikte Şampiyonlar Ligi'ne en çok katılan takımdı, ara ara devler karşısında sürpriz sonuçlar da alıyordu...Fenerbahçe yine köy takımlarına eleniyordu.Birkaç istisna dışında Beşiktaş ve Trabzonspor'da aynı durumdaydı... Şimdi durum ne?Yine başarının esamesi okunmuyor...
     O zaman bu kadar zahmet, bu gerilim niye?Verin bana 90'lardaki futbol ruhunu geriye....